12 Aralık 2011 Pazartesi

Sözcüklere dikkat edin,
olağanüstü olanlarına bile.
Çünkü olağanüstü için yapabileceğimizin en iyisini yaparız,
kimi zaman sözcükler arı gibi sokarlar
ve bir öpücük bırakırlar iğne yerine.
Parmaklar gibi değerli olabilir sözcükler
Ve kaya gibi güvenilirdir sözcükler
kıçınıza sokarsınız onları.
Ama hem papatyalar hem de bereler gibi olabilirler.
Yine de severim sözcükleri.
Tavandan düşen güvercinlerdir sözcükler.
Dizlerimde oturan altı kutsal portakaldır onlar.
Sözcükler ağaçlardır, yaz’ın bacakları,
Ve güneş, ve onun tutkulu yüzü.
Ne var ki sözcükler sıklıkla yanıltır beni.
Söylemek istediğim o kadar çok şey var ki,
Bir sürü öyküler, betimlemeler, atasözleri, vb.
Ama sözcükler yetersiz kalır,
yanlış olanları gelip öper beni.
Kimi zaman uçarım bir kartal gibi
ama bir çalıkuşunun kanatlarıyla.
Yine de sözcüklere dikkat etmeye
ve kibar olmaya çalışıyorum.
Sözcüklere ve yumurtalara özenle dokunmalı.
Bir kez kırıldılar mı olanaksızdır
Onarılmaları.
Anne Sexton/Sözcükler

3 Haziran 2011 Cuma

Korkuyorum Senden


sana büyük bir sır söyleyeceğim zaman sensin 
zaman kadındır gönlü çelinsin ister zaman
hep okşansın diz çökülsün hep 
dökülmesi gereken bir giysi gibi ayaklarına 
taranmış 
bir upuzun saç gibi zaman 
soluğun buğulandırıp sildiği ayna gibi 
zaman sensin uyuyan sen şafakta ben uykusuz seni beklerken 
sensin gırtlağıma dalan bir bıçak gibi 
ah bu söyleyemediğim işkencesi hiç geçmeyen zamanın 
bu durdurulmuş zamanın işkencesi mavi çanaklarda kan gibi 
bu göz susuzluğundan sen yürürken odada 
bense bilirim büyüyü bozmamak gerektiğini 
daha beter seni kaçak 
seni yabancı bilmekten 
aklın ayrı bir yerde gönlün ayrı bir yüzyılda kalmaktan 
tanrım ne ağırdır sözcükler asıl demek istediğim bu 
hazzın ötesinde taşındı sevgim hiçbir zararın erişemeyeceği yerde bugün 
sen ki benim saat-şakağımda vurursun 
boğulurum soluk alıp vermesen 
tenimde bir duraksar ve yerleşir adımın 
sana büyük bir sır söyleyeceğim her söz 
dudağımda bir dilenen zavallı 
acınacak birşey ellerin için kararan birşey bakışının altında 
işte bu yüzdendir sık sık seni seviyorum deyişim 
boynuna takabileceğin bir tümcenin o parlakca kalp kristali 
kaba konuşmamdan gücenme benim bu konuşma 
ateşte şu tatsız cızırtıyı çıkaran sudur o kadar 
sana büyük bir sır söyleyeceğim bilmem ben 
sana benzeyen zamandan söz açmayı 
bilmem senden söz açmayı bilir görünürüm 
tıpkı uzun bir süre garda 
el sallayanlar gibi gittikten sonra trenler 
bilekleri sönerken yeni ağırlığından gözyaşlarının 
sana büyük bir sır söyleyeceğim korkuyorum senden 
korkuyorum yanın sıra gidenden pencerelere doğru akşam üzeri 
el kol oynatışından söylenmeyen sözlerden 
korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan korkuyorum senden 
sana büyük bir sır söyleyeceğim kapat kapıları 
ölmek daha kolaydır sevmekten 
bundandır işte benim yaşamaya katlanmam 
sevgilim.


                                Louis ARAGON



9 Şubat 2010 Salı

Bayram Yeri




`Bayram yerini hatırlayıverdim gene.Gidesim geldi babamla. Çocuktum ben daha ama olsun. Farzet, oradayım simdi. Farzet, herkes çok günahsız.`*




*Karanlıktakiler\(2009)

Çıtırtılı Sessizlik




Sarmalı içine çevir
Önce aynaya bak, sonra ötesine seslen
Biraz külünde uyu
Biraz külünde uyu

Sessizliğin sesini dinle.

5 Kasım 2009 Perşembe

Yoldan




Akşam güneşinde günebakanların küskün boyun eğişleriyle hüzünleniyorum. Yol gittikçe uzuyor gölgeler gibi. Göz alabildiğine uzanıyor ayçiçeği tarlaları. Otobüsün içini kesif bir kolonya kokusu kaplıyor. Ucuz plastik şişede alkol 80 derece, limon eser miktarda.

Keşanı geçtik, Tekirdağ 20 kilometre.
Sapsarı düzlüklerin içinde tıpkı bir kadın göğsü gibi yumuşakça yükselen belli belirsiz tepelerde tek tük ağaçlar. İhtimal ki tarla sınırı. Güneşin altında kavrulan yorgun kadın ve erkelerin tek gölgeliği. Bir yudum serinlik, soluklanmak için.
Beni sana hemen getirmesi gereken bu yol İstanbul’da kesintiye uğrayacak. Varışa daha üç buçuk saat var. Şehir yaklaştıkça, vaadettiklerini cömertçe sergiliyor tabelalarda.
… Köfteci Ali Usta 5 km., Umurbey Tatil Köyü, Ateşin Yeri, falanca bank, filanca emlak… Solda yükselen beton bloklar uygarlığı imliyormuş gibi mağrur.
Ve işte masmavi deniziyle Tekirdağ sahili selamlıyor bizi. Üzerinde birer güvercin kanadı gibi çırpınan yelkeliler, denizin tekinsizliğini her an hatırlatıyor.

“Barış ve Özgürlük”, adını ödünç verdiği parkın demir parmaklıklarıyla çevrili. İnsanlar sahilde günlük telaşlarını unutmuşçasına umarsız. Belli belirsiz bir yersiz yurtsuzluk duygusu ile sallanıyor içim. Bir an hep aynı şeyleri yaşıyoruz dedim döne döne. Usandırıcı bir şey bu.

Tarlaların sınırına dayanmış bir kent neyin göstergesi.

7 Eylül 2009 Pazartesi

Eylül acı başlar

"Mısır'ı soyun diyordu Musa/ Belleksizdir Firavun"*





Elli Dört Yıl önce dün...
Elli Dört yıl önce bugün...

Kent çıldırmış deli bir hayvan gibiydi.
Kentin göbeği akılalmaz biçimde yağmalanıyordu.
İnsanlar sokaklarda sürükleniyor, iş yerleri yakılıp yıkılıyordu.

Kimdi bu insanlar? Komşuları.
Yakan, yıkan, yağmalayanların komşuları.Önceki gün apartman kapısından girerken selam verdiği,sokakta oynayan çocuğuna göz kulak olmasını söylediği esnaf, kahve içmeye gittiği karşı komşu. Evinin perdelerini seçtiği kumaşçı, her gün alış veriş yaptığı bakkal, aynı dairede çalıştığı mesai arkadaşı, askerlik arkadaşı...


6-7 olayları nedeniyle Askeri Mahkemenin 25.11.1955 tarihli kararında şöyle yazıyor: "6/7 Eylül 1955 hadiselerinde tahrik, teşvik ve iştirakten..."
6 Eylül önceki günden hiç de farklı değildi. Komşuluğu, kardeşliği, dostluğu hiç yaşanmamışçasına bir gecede değiştiren neydi peki? Tutanaklara geçen "tahrik" neyin nesiydi?

"Atamızın Evi Bomba İle Hasara Uğradı" İstanbul Express Gazetesi'nde yer alan "tahrik edici" bu haber üzerine, 6 Eylül akşamı başlayan ve 9 saat süren olaylar sonucu İstanbul’da 16 Rum ve 3 Ermeni vatandaş hayatını kaybetti, 32 Rum da ağır yaralandı. 4 bin 348 Rum’a ait işyeri, 110 otel, 27 eczane, 23 okul, 21 fabrika ve İstanbul’daki 74 kiliseden, 70’i yakıldı, yıkıldı. Mezarlıklarla binin üzerinde Rumlara ait ev tahrip edildi. Gerekçe belliydi; tahrik!

7 Eylül 1955 tarihli Yeni Asır Gazetesi'nin manşeti şöyle diyordu: "Denilebilir ki dün gece İstanbul ve memeleket, esas itibarile bir komünist tertip ve tahrike ve ağır bir darbeye maruz kalmıştır"





Tahrikçiler de belliydi. Aziz Nesin, Asım Bezirci ve Tahir Kemal gibi elli civarında "komünist"! Devletin temsilcileri bu kişileri "tahrikçi" ve "sorumlu" olarak tutukladı.
Oysa bu olayın hükümet eliyle yapılan eylem ve tahrik olduğu ancak 50 yıl sonra, 2005 yılında ortaya çıktı. Yani 6-7 Eylül olaylarında "Komünist tahriki" yoktu. "Hükümet tahriki" ile Gayri Müslim yurttaşlara yönelik yaratılan "milli galeyan" vardı.

Dünya'da örneklerine çokça rastladığımız farklı kimlikleri yok etmeye dönük katliamcı yaklaşımlarda sürekli "tahrik" unsuru arandı."Halkın duygusal tepkisi" gibi ifadelerin milli galeyana yol açması, beklenen ve arkasına sığınılan durum olageldi.

Tahrikin gösterdiği adres bellidir: Ötekiler. Etnik kimliği, dini aidiyeti farklı olan topluluklar. Ortada "tahrik" gibi ağır bir eylem varsa tahrik edilen verdiği tepkide, gerçekleştirdiği eylem de mutlak haklıdır.





6-7 Eylül olaylarında ötekiler İstanbullu Rumlardı. Tahrik olanlar ise aynı apartmanı, aynı sokağı, aynı mahalleyi paylaştıkları komşuları, dostları, arkadaşları. Bu insanların adlarını bilen var mı? öldürülen, yaralanan, evinden vatanından sürülen bu insanları isimleriyle bilen, hatırlayan var mı? Belki bir kaç kişi onlar da ihtimal ki aile efradından. Bizler bilmiyoruz. Çünkü resmi tarih kahramanların isimlerini kazır hafızamıza. Resmi tarih ezilenlerin, yok edilenlerin, ötekilerin isimlerini yazmaz. Resmi tarih toplumsal hafızamızı siler.

Yıllar geçiyor, unutuyoruz. Unutturuluyor. Önce isimler, sonra olaylar, sonra tarihler... Yavaş yavaş ama özenle belleğimiz siliniyor. Hiç bilmeyen bir nesil yetişiyor. B e l l e k s i z l e ş i y o r u z!

Elli Dört Yıl sonra dün...
Elli Dört Yıl sonra bugün...

Eylül acı başladı.



*Ahmet TELLİ

6 Ağustos 2009 Perşembe

Hasan Ali Toptaş'tan "Sana Mektup Yazmak" üzerine...


"Sana mektup yazmak bugüne kadar aklımın ucundan bile geçmemişti. Geçseydi ve daha önce oturup yazabilseydim, herhalde her iki satırdan birini senin için boş bırakırdım. Ya da, senin için, içleri harflerle dolu çeşitli boşluklar yaratırdım sayfaların yüzünde. Senin için de değil aslında, bunu, mektup dediğimiz metnin metin olabilmesi için yapardım. Bir bakıma, seni düşünmeksizin senin için.

İşte, şimdi bile bu mektubu yazarken yukarıdaki paragrafı arada bir tekrarlamayı nasıl arzu ediyorum bilemezsin. Aklımdaki geçmişin gölgesine oturup yüzümü geleceğe doğru dönerek onu değişik şekillere sokmayı, bu şekillerin arasından birini seçmeyi, seçtiğim şeklin üstünü öteki şekillerin tadından oluşan yumuşak bir sisle örtmeyi ve kelimeleri bu sisin altından çıkarıp tek tek güneşe tutmayı da arzu ediyorum aslında. Bunları yaparken her şeyi, ama her şeyi unutup sadece yaptığım şeyin kendisine dönüşmeyi de arzu ediyorum hatta; dünya dediğimiz şu daracık genişliğe oradan, ruhunda bütün harflerin ruhunu taşıyan zamansız bir harf gibi bakmayı da arzu ediyorum.

Az önce, her şeyi unutmaktan söz ederken, beni hayatın orasına burasına bağlayan her biri birbirinden sevimli zincirlerin, bilgi suretinde gezinip duran netameli dağların, bakış alanımı daraltan duvarların ve bunlar gibi daha başka varlıklarla çeşitli yoklukların yanı sıra seni de kastettim tabii. Zaten, masaya oturmadan önce benim yapmam gereken en önemli iş seni unutmaktır biliyorsun. Unutamazsam, asla yazamam çünkü; elimde kalem, öylece kalakalırım kâğıdın başında. ardından da, ne kadar uzak ve anlayışlı olursan ol, özgürlüğümün senin varlığınla kuşatıldığını düşünürüm. bakışlarının, ne yapıp edip benim atacağım adımları şekillendireceğini düşünürüm sonra. dahası, senin varlığında eşsiz güzellikler oluşturan bazı zayıf noktaların beni kışkırtacağını, içimde uyuyan ezeli boşlukları harekete geçireceğini, bu hareketlerin de beni tutup sana yaranmaya çalışan tuhaf bir kılığa sokacağını düşünürüm. Doğrusu, hayalimde büklüm büklüm bazı gölgeler belirir de, yüzüm içe doğru nar gibi kızarır böyle zamanlarda. Bir yandan da, fena halde korkarım tabii. Sana yazmaktan değil, senin için yazmaktan korkarım. Başka bir ifadeyle, senin için yazmakla sana en büyük kötülüğü edeceğimden korkarım.

İşte, bu yüzden, yazmak için kâğıdın üzerine eğildiğimde, yazdıklarım ille de bir yere varacak, bir yeri aşacak ve varıp aşacağı yere ille de bir işaret konacaksa, oraya seni değil kendimi koyarım ben. Sonra, kendimden bana doğru yavaş yavaş birtakım ayak sesleri gelmeye, benden de kendime doğru yüzlerce yıllık, küf kokulu yaprak hışırtıları uçuşmaya başlar. Bunların ardından, her biri ayrı telden çalan, mesafe suretine bürünmüş yazı cinleri çıkar ortaya. Sayfalardan taşıp hayatın yüzünde gezinen upuzun kuyruklarıyla akıl şeytanları çıkar sonra, cümle boşluklarından oluşmuş dağlar, kelime kelime genişleyen ovalar, ovaların içinden şehirler, şehirlerin içinden de insanlar ve melekler çıkar.

Böylece, sen aklımdan adamakıllı silinir, bir bilinmeyenken hiç bilinmeyen olursun.

Zaten, seni olsa olsa sezerim ben, istesem de bilemem.

Sen de, abartılacak kadar sıradan bir hayat yaşayan bu adamı bilme bence.

Çünkü, her zaman için sezmek, bilmekten daha iyidir."




Okuyun, okutun: Gölgesizler- Hasan Ali Toptaş